İnsan ilk önce kendini iyi tanır ki, çevreleri ve hayatı da böyle teşhis edilir. İnsan gelişmeye açık bir varlıktır. Diğer canlılardaki gibi hazır bilgiler, üretici olarak verilmemiştir. Buradan anlıyoruz ki; Yörelerimizle tecrübe edineceğiz, kendimizi geliştireceğiz. Önemli olan kendini doğru yerde yaşayanlardır. Akıl, düşünce ve duygularımızla konumumuzun özgürlüğünü vermektir. Dengeye gelmemiş duygu ve bakış açısı çokça hata yaptırır. Doğduktan sonra insanın yaşadığı, hayatın bir bakış açısı kazanmasına sebep olur. Sağlıklı bir şekilde yetiştirilmişse daha az sorunla karşılaşılır. Sağlıksız bir şekilde gelişmemişse daha fazla sorunla karşılaşılır.Fakat insanın istendiği takdirde doğrulup en üst mertebelere ulaşabileceği belirtilmiştir. Bu insana verilmiştir.
Aylık Arşivler: Ekim 2023
Her yeni evlenecek olan çiftlere sorsanız, çok büyük bir oranda, evlilikle beraber hayatta her meseleyi çözmüş, kendilerini altından dağlar elde etmiş gibi zannederler. Aslında hayat okulunun yeni talebeleridir. Bunu da yakında görecekler. İnsanlar çocukluğundan itibaren her şeyin eğitimini alır, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteye gider mühendis olur, doktor olur, nedense evlilikle alakalı bir eğitim almaz. Çünkü yoktur. Oysaki hayatının tam ortasındaki, her şeyiyle alakalı bir müesseseyi hafife alır ya da farkına varmaz. İhtiyaç duymaz. Sonrasında birçok şeyi yaşayarak öğrenmeye çalışır. Çoğunda da hata yapar. Bu da çok yıpratıcı olur. Toplumun yapı taşı ailedir. Eşler genelde anne babasının birbirine karşı bakış açısını yeni kurdukları yuvalarında devam ettirme eğilimindedir. Bunu bazen istemeden de yapabilirler. Bilinçaltındaki öğreti ve kalıplar zaman ve mekâna göre değişimi en zor unsurlardır. Hatalı da olsa insan bildiğini uygulamak ister. Fakat aile oluşturmaya gelince farklı kimlik, örf, adet, bakış açısı ve yaşam tarzları eşler arasında gün geçtikçe belirginleşir. Aslında insanın yaratılışında içine konmuş bu fıtri müessese farklılıklarla zenginleşir. Evlilik insanın maddi ve manevi gelişim aracıdır. Aradaki farkları bir öğrenme ve pozitif gelişim adına kullanmak yerine eleştiri ve şikâyet konusu yapmak evliliğin manasını anlamamak demektir.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173. . Çünkü bu mübârek duâya; hava, su ve gıda gibi ihtiyacımız var. Bilhassa bugün bir virüs’ün dünyayı esir aldığı böyle bir çaresizlik ortamında bu zikri bizim daha çok çekmemiz lâzımdır. Zira Peygamberimiz (asm) en kritik anlarında ve Hz. İbrahim (as) ateşe atılırken hep bu duâyı okumuşlardır. Dolayısıyla bu mübarek duâ âyetinin anlamını da zikrederek yazımıza hasbî olarak devam edelim. Anlamı “Ey peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki; ‘Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim.” (Tevbe Sûresi: 129). Bu âyetin son kısım olarak “De ki: “Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim.” Bu kısmın makâm-ı cifrisi, Harb-i Umumi’nin (Birinci Dünya Savaşı’nın) başlangıcı zamanında Resâili-n-Nur’un başlangıcı olan İşârâtü’l-İ’câz tefsirinin telif tarihine tam tamına tevafukla beraber bin üçyüz kırk dokuz ederek, Harb-i Umumi’nin verdiği sarsıntılar zamanında Resâili’n-Nur’un “Allah bana yeter” diyerek ehl-i dünyadan hiçbir yerde himaye görmeden belki tehâcüme hedef olmakla beraber çekinmeyerek yalnız başlarıyla müşkülât içinde envâr-ı Kur’âniyeyi neşrettikleri aynı tarihe tam tamına tevafuku ise, her cihetiyle ayn-ı şuur olan âyâtta elbette tesâdüfi olamaz. Belki bu gibi âyetler, en müşkil zaman olan bu asra dahi hususî bakarlar ve o âyâtı kendilerine rehber ittihaz eden bir kısım şâkirtlerine hususî iltifat edip, iltifatlarıyla teşci ederler. Netice olarak bu Âyet-i Celileler; dertlere devalar, borçlara edalar, zulmetlere ziyalar ve yeislere recalar oldu ki, küfrün en azgın o felâket günlerinde Rabbimiz bu guruh-u mücâhidini korudu ve küfrün belinin kırılmasında muvaffak eyledi. Nitekim başka âyet-i kerimelerde de “ De ki: Eğer duânız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var? (Furkan Sûresi: 77) “Bana duâ edince, duâ edenin duâsına karşılık veririm (cevap veririm) (Bakara: 186) buyuruluyor. Eğer halis bir itikat ve niyetle bu hasbünâyı söylersek maksudumuzun müyesser olacağı şüpheden vârestedir, ancak ihlâslı bir itikat şartıyla… Zira Hz. Üstad günde 500 defa bu duâyı okuduğunu, Dördüncü Şuâ’nın başında ifâde ediyor. Demek bu duâ kabul olmuş ki zehirler panzehir, hapishaneler ıslahhane ve kendi ifâdesiyle “musîbetin envâ-i ona musıkînin nâmeleri gibi gelmiş” ve aynen dediği gibi de yaşamıştır. Bu hadiseler itikaddan öte isbatlıdır ve şâhitleri hâlâ mevcuttur. Üstâd’a verilen ağır dozlardaki 19 defadan fazla zehirlere nasıl mukâbele ettiğinin duâdan başka bir izahı yoktur. İşte biz böyle bir hakikatın dellâllığını yaparak diyoruz ki; evet bu Âyet-i Kerime de, Risale-i Nur’a işâret ediyor, zira cifrî tarihleri yukarıda verildi. Kâinatta tesâdüf olmadığına göre, bu âyet Risâlet-ün Nur müellifinin ve sonra has şâkirtlerinin, mağribden (akşamdan) sonra bir virdi hususîleridir. Hem bu âyetin manasına bu zamanda tam mazhar ve herkes onlardan çekilmesinden futur getirmeyerek ”Hasbiyallah” (Allah bana yeter) deyip mütevekkilâne müşkilat-ı azime içinde envâr-ı ikramiyeyi ve esrar-ı Kur’ânîyeyi neşreden ehl-i imanı me’yusiyetten kurtaran başta Risâlet-ün-Nur ve şâkirtleridir. (S. Tasdik s. 81) Yani tabiri câizse esbab bil külliye sukut etmiş, adeta bir cinnet-i müstevliye âlem-i İslâmı istilâ etmiş ve başta Şeyh-ul İslâm Dürri Zade “İngilize itaat caizdir” deyip ulema veya hocalar bu o günkü istibdadı “def’i muhal bir belây-ı beşerî” telâkki etmişler ve tamamen mücâdeleden ve mücâhededen çekilerek Bediüzzaman’ı ve talebelerini tek bırakmışlar. (Aslında bu zihniyet hâlâ devam ediyor.) Zaten, “Mehdi tek savaşır” diye de hadis-i şerif olduğu biliniyor. Bu dahi âhirzamanın bir alâmetidir ve bizim için sürpriz değildir, böylece o da tahakkuk etmiştir. Demek “Bu hocalar ve cemaat ibadet hânelerden boşuna kovulmadı” diyenlere ne diyeceğimizi biz de düşünüyoruz. Fakat Cenab-ı Allahı’n “Fa’tebiru” (ibret alınız) emrine nasıl uyacağız? Mezkûr âyet-i kerimenin sebebi nüzulü hakkında bilgi. “Bazı münafıkların Ebu Süfyanın entrika ve teşvikiyle, Müslümanlara “düşmanlarınız size hücum için hazırlandılar; aman onlardan sakının!” demeleri onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter ne güzel vekildir O!” dediler ve haber verilen mevkiye bir birlik olarak gittiler ve Ebu Süfyan korkup kaçtığı için kendilerine hiçbir zarar dokunmadan, Allâh’ın nimet ve ikramlarıyla döndüler. Böylece Allah’ın rızasına talip ve nail oldular. Allah büyük kerem sahibidir . (Al-i İmran 173-174) Yani “Allah bize yeter, düşmanın sayısı önemli değil” şeklindeki teslimiyetleri Allah’ın rızasını her şeyden önde tutmaları en küçük bir sıkıntıya düşmeden başarılı olmalarını sağlamıştır. Zira Allah kendine güvenenlerin güvenini boşa çıkarmaz. Asrımızda bir Asr-ı Saadet Müslümanı olan Bediüzzaman’a da böyle ne tehdit ve teklifler yapıldığı halde o da aynı metanet ve teslimiyeti gösterek aynı ifadeleri kullanmış ve hiçbir zaman bir adım geri atmamıştır. İşte salâbet-i imaniye sahibi olarak muvaffakiyetinin sırrı budur. Allâh-ü â’lem fitne fesadın ve istibdadın ayyuka çıktığı böyle bir dönemde böyle akıl almaz bir sabır ve metânet gösteren böyle bir zâta da, talebelerine de, işaret ve beşâret rahmet-i İlâhiye ve hikmeti Rabbâniyenin muktezâsıdır inancındayız.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173. Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyikiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâki bir memlekette, daimî bir saadete namzet olduğumu iman telkin ettiği hengâmda “of, of”tan vazgeçtim “oh, oh” dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i fıtratın tahakkuku ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekât ve sekenatlarını ve ahvâl ve a’mallerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak olan insanı kendine dost ve muhatap eden ve bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr-i Mutlakın hadsiz kudretiyle ve insana nihayetsiz inayet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünüp, bu iki noktada, yani böyle bir kudretin faaliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında, imanın inkişafını ve kalbin itmi’nanını veren bir izah istedim. Yine o âyete müracaat ettim. Dedi ki: ” حَسْبُنَا 2daki نَا 3 ya dikkat edip seninle beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kàl ile kimler حَسْبُنَا ‘yı söylüyorlar, dinle” emretti.




